'Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır...Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur... Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar.'
Mustafa Kemal Atatürk

Benazir Butto

Cumhurbaşkanı olacak zatın Benazir Butto'nun ölümü üzerine görüşlerine başvuruldu ve sözleri ne kadar büyük üzüntü duyduğuna delil olabilir..di! Eğer radyoda konuşuyor olsaydı, ne yazık ki tv ler insanların suretini olduğu gibi göstermekte! Sureti aynen yukardaki fotoğraftaki gibiydi...Eee, bu ne demek? İki olasılık; ya haberi vardı, başarıldı diye mutluluktan uçuyor, ya da yüzünde botoks var mimiklerine hakim olamıyor! Her iki halde de vahim!

2007'nin imar ve kent darbeleri

".....Geleneksel yıl sonu değerlendirmemiz bu kez kolay olmadı. Kentin, kültürün ve çevrenin "savunulması'nda öylesine " nefes nefese " bir yıl yaşadık ki 2007'nin hangileriyle anımsanacağına karar vermek bile kolay değil.

İşte, sonuna geldiğimiz yılın en " sarsıcı " darbelerinden bazıları...

Çöken "Af" Apartmanları
Yılın ilk günlerinde Zeytinburnu'ndaki Huzur Apartmanı'nın çökmesi, kentlerimizdeki " plansız yapılaşma "yı ve bunu körükleyen " kaçak betonarme " egemenliğini yeniden anımsattı.
İstanbul'un yüzde 70'inin denetimsiz ve onaysız yapılaştığını açıklayan kimi belediyeler ise aynı binaları " affeden " imar planı değişikliklerinden vazgeçmiyorlar.

Rant Yasaları
Depremi felakete dönüştüren bu imar aymazlığını artık durduracak yeni yasaları bekleyenler ise yine hüsrana uğradılar. Çünkü iktidarın 2007'deki imarla ilgili yeni düzenlemeleri de hep " talan "a yönelikti.
Örneğin, kıyı kanunundaki toplum ve çevre yararına yapı kısıtlamalarından özellikle " rant-port " tesislerine engel oluşturanlar kaldırıldı. ABD'li Cargill firmasının İznik Gölü kıyısındaki kaçak fabrikasını " kurtarma "ya yönelik " toprak kanunu değişikliği "yle de tüm tarım arazilerinde benzer uygulamalara olanak sağlandı.
Bu gibi yasalara Cumhurbaşkanı Sezer' in vetosuna " demokrasiyi engelleme " diyen hükümet, aynı tutumunu bütçe yasasında bile sürdürerek "yasadışı yapılaşmaya altyapı hizmeti" öngörüyordu.

Acaristanbul Gösterisi
Eski Orman Bakanı Pepe' nin çıkışıyla gündeme gelen Acaristanbul'un sözde yıkım tartışmaları " gövde gösterisi "ne dönüştü.
Bakanlık " yıkılacak " derken aynı sitenin orman kanununa eklenmiş " yüzde 6 imar hakkı "na dayandığını; bu nedenle asıl çözümün bu maddeyi değiştirmek olduğunu asla söyleyemedi.
Sitenin sahipleri ise inşaat alanı hesaplamasındaki yine aynı maddenin taşıdığı " yoğun yapılaşmayı gözeten belirsizlik "ten yararlanıyorlar. Böylece ormanlarımız, 2008'e de Pepe'nin " dokunmadığı " yüzde 6 tehdidi altında giriyor.

Hilton'un "Bahçesi"
Özelleştirme İdaresi, satışa çıkardığı kamu mülklerini " imar haklarını da yükselterek " pazarlıyor. " Şehirciliğin reddi " anlamına gelen bu yetkinin Hilton'da kullanılmayıp " mevcut imar durumu "yla Doğan Grubu'na satılması ise şöyle açıklandı: " İhaleyi kazananlar, ilave inşaat isterlerse belediyelerle görüşsünler..."
Bu tavsiyeye uyularak, otelin tarihi bahçesini yeni rant blokları için " arsa "ya dönüştürmek isteyen yatırımcılara belediye yeşil ışık yaksa bile Koruma Kurulu'nun bölgeyi " sit " ilan etmesiyle, tehlike " şimdilik " atlatılmış görünüyor. Ne var ki böyle bir imar " talebi " bile ülkenin en modern iş çevrelerindeki " kent kültürü yoksunluğu "nu kanıtlıyor.

Kentsel Dönüşüm
Meslek odalarının " kentsel bölüşüm " dedikleri " kentsel dönüşüm " kavramı yasalaşınca, asıl amacın " değeri artan yoksul semtlerin sakinlerini başka yerlere taşıyarak yüksek rant yapılaşmasına açılması " olduğu da ilk projelerde açığa çıktı.
Örneğin Ankara'da Ulus dönüşüm planlarında, Cumhuriyetin kuruluş dönemlerinde yaratılan özgün doku yok edilirken aynı dönemin mirası mimarlık örnekleri bile gözden çıkarılıyor.
Benzer " kimliksizleşme" özellikle TOKİ'nin dönüşüm projeleriyle hemen tüm kentlerimizde yaygınlaşırken en çok tartışılan ise İstanbul'daki Sulukule semtinden Romanların dışlanması. Tarlabaşı'nda sadece " eski cephe "lerin korunduğu dönüşüm projesiyle de bölgenin tarihsel mimarisi adeta " dekor "laştırılıyor.

Mimarlıkta "Kurnazlık"lar
2007 mimarlık alanında da " kurnazlık"lar yılıydı. Yine İstanbul'daki kimi tartışmalı kentsel yenilemelerin ünlü dünya mimarlarına verilmesi; Zorlu Grubu'na satılan Karayolları arsasında da " mahkemelik " imar iznine göre uluslararası proje yarışması düzenlenmesi gibi...
Birincisindeki " uygunsuz " proje hedefleri yüzünden, örneğin Küçükçekmece kumsalına " ekolojik kullanım " adına " denizin içinde gökdelen" öneren projeyi seçtiler. Kartal'daki sanayiden çağdaş kente dönüşüm projesinde ise her yere yüksek rant apartmanları ve ofis yapıları öngören projenin mimari dokusu bile kolay kavranamıyor.
Karayolları'ndan alınan arsaya gelince... Burada tanınan imar koşulları İstanbul'a yakışmayan bir yapılaşma yaratacağı için Mimarlar Odası'nca dava açılmış olmasına rağmen aralarında yabancıların da bulunduğu mimarlardan " dava konusu koşullara göre " tasarımlar istemek, mimari bir amaçtan çok, mahkemeyi etkilemeye yönelik kurnazlık olarak yorumlanıyor.

AKM Kurtuldu mu?
Yılın en büyük aymazlığı ise AKM'nin yenilenme adına yıkılmak istenmesiydi. Ulusal ölçekte yükselen tepkiler üzerine, " İstanbul-2010 Avrupa Kültür Başkenti " yasasındaki " yıkım " sözü çıkarıldı. Koruma Kur ulu da vaktiyle kültür varlığı ilan edilen binaya " 1. derece " dedi.
Ne var ki yine AKM'nin aynı yasada açıkça tanımlanan " yeni proje alanı"nda kalması nedeniyle imar ve koruma hukukunu bilenlerdeki kaygılar da sürüyor. Çünkü Koruma Kurulları yasalara uymak zorunda olduklarından, AKM'yi de içerecek olası yeni bir yapılaşma projesi için " yasal dayanak " şimdiden hazır durumda.

Ve Çevre Darbeleri
Dünyanın en büyük " doğa, kültür ve yaşam katliamı "na dönüşen Karadeniz Kıyı Yolu'nu hizmete açmak, 2007 Nisan'ında Erdoğan' a nasip oldu.
Dahası Başbakan, İstanbul Belediye Başkanı'yken şiddetle reddettiği, ancak şimdi ise şiddetle savunduğu 3. Boğaziçi Köprüsü'nün de aynı yola bağlanacağını söyleyerek doğa cinayetinin Batı Karadeniz'den Trakya'ya doğru uzanacağını da duyuruyordu...
Yılın en acımasız çevre darbeleri ise Kaz Dağları'ndaki altın madenlerine verilen izinler ile yine Sezer'in karşı çıkmasına rağmen TBMM'den geçen Nükleer Santral Yasası'ydı.
Direnenleri saygıyla selamlıyor; 2007 için " geçmiş olsun " diyerek " darbesiz " bir 2008 diliyorum.

Şevki Pekin

"....PS: Kitabınızda “Mimari kendini şekiller ile ifade eder ancak şekil, yaratıcılık ile doğrudan ilgili değildir. Peşinden koşulacak bir ideal hiç değildir. Şekil doğru olduğu zaman en üst düzeydedir. Şekil kusursuz, saf veya işlevsel değildir. İstek ve inanç ile ortaya çıkan bir olgudur. Bu bir kültür ifade eder. Güzellik bir kültürün neticesidir” diyorsunuz. Biraz bunu açar mısınız? Bu güzellik kavramı sizce Türkiye mimarlığını nasıl yönlendiriyor?

ŞP- Ben önce kendi görüşümü söyleyeyim. Ben okuldan mezun oldum, hocam da emekli oldu, onun yerine başka bir hoca geldi ve ben de onun asistanlığını yaptım. Hocam ilk dersinde olunabilicek 16 tane mimar türünü saydı. Proje mimarı bunlardan bir tanesi. Demek ki mimaride, 14-15 tane daha gelinebilecek nokta var. Ben şahsen proje mimarı olmayı tercih ettim. Proje mimarı olunca bir yapı ortaya çıkartmak birinci derecede önemli oluyor. Ortaya çıkan yapının ne olduğunu da çeşitli şekillerde açıklamak mümkün: politik, sosyolojik, para ya da gelir olarak açıklayabiliriz. Bunlardan bir tanesi de estetik olarak açıklamak. Ben galiba bir yapının değerini estetik olarak açıklamaya çalıştım, çünkü çok para kazandıran bir yapı zor ve çirkin olabilir. Yani çirkin yapı para kazandırmayacak diye bir kural yok. Sosyolojik olarak topluma fayda sağlayan bir yapı güzel ya da çirkin olabilir. Politik olarak mesela sola çok yatkınsanız sol görüşleri ifade eden bir yapı güzel ya da çirkin olabilir. Veya, sağa çok yatkınsanız faşist bir yapı güzel ya da çirkin olabilir. Ben hep yapıyla ilgilendiğim için ağırlıklı olarak bir yapının, güzelliğiyle ve çirkinliğiyle yani estetiğiyle çok ilgilendim. Bence bir yapı güzel olmalı. Bu benim için bir numaralı kriter olmaya başladı daha doğrusu bir proje, bir mimari yaklaşım güzel olmalı. Bu güzellik de tabi çok kişisel bir olay, çok kendine göre değerlendirilebilicek bir olay. Bu değerlendirmede de kendi kültürünüz çok önemli bir faktör. Kabul görmüş bir takım güzellikler Batı’da ya da Doğu’da farklı olabilir, bu biraz kültür neticesinde ortaya çıkıyor. Farz edelim ki Batı’yı konuşuyoruz; batıda da o kültür çerçevesinde daha gelişmiş kesimin güzellik kavramıyla az gelişmiş kesimin güzellik kavramı da farklı olabiliyor. Dolayısıyla güzellik bence kültürle elde edilebilen, kültür birikimiyle ortaya çıkan bir şey. Benim için yapının temeli de o oluyor."

"...PS: 1965-66 yıllarında Atatürk Kültür Merkezi projesi üzerinde çalışmışsınız. Şu sıralarda onunla ilgili birçok şey yapılıyor ve söyleniyor. Siz ne diyeceksiniz?


ŞP:
Bununla ilgili olabilecek Mehmet Akif Ersoy’un çok güzel bir şiiri var. Diyor ki;
“Yıkmak, yapmak kadar insanlara kıymet mi verir
Bunu en çulpa herifler de emin ol becerir
Sade sen gösteriver işte şudur kubbe diye
İki ırgat ile iner koca Süleymaniye
Gel bir de yapalım dendimi heyhat o zaman
Bir Süleyman lazım yeniden
Bir de Mimar Sinan.”
AKM’nin kusurları olabilir, kimisi güzel bulabilir kimisi bulmayabilir ama orada yapılmış bir yapı var. Yani bu kadar kolay mı koskoca birşeyi yıkıp, yerine başka bir şey yapmak? Evet, çok kolay. Bir yıkım firmasına verin, 15 günde yerle bir ederler. Ama şimdi ne yapılıcak yerine? Ayrıca o bina kalabilir yani, herkesin aklında o bina var, bu Türkiye’nin bir binası. Aynen Fen Fakültesi gibi; kimisi güzel bulur kimisi bulmaz. Başka birçok bina var, özel sektöre ait binalar var. Adam etmek heralde o kadar zor olmasa gerek diye düşünüyorum. Burada amaç farklı. Yani orası bir opera binası bir konser salonu olarak yapıldı. Daha ziyade Batı kültüründeki konserlere yönelik yapıldı. Şimdiki iktidar bundan hoşlanmayıp, değiştirmek istiyor olabilir. Ama bunun için yıkmaya gerek yok, o bina kalabilir. Farz edelim ki Türkiye’ye birgün Osmanlı’dan nefret eden bambaşka bir iktidar geldi. Ne yapacağız o zaman, Topkapı’yı, Süleymaniye’yi, ya da Sultanahmet’i yıkacak mıyız? Bunlar çok sığ düşünceler. Herkesin belleğinde yer etmiş bir yapıyı ordan söküp atmanın bir anlamı yok."
Kaynak

İrtica ve Menemen'de Kubilay

Atatürk'ün başsağlığı mesajı ise şöyle:

"Menemen'de yakınlarda meydana gelen gericilik girişimi sırasında Yedek Subay Kubilay Bey'in görevini yaparken öldürülmüş olmasından dolayı Cumhuriyet ordusuna başsağlığı dilerim. Kubilay Bey'in şehit edilmesinde gericilerin gösterdiği vahşilik karşısında Menemen'deki halktan bazılarının alkışla onaylamaları, bütün Cumhuriyetçi ve vatanseverler için utanılacak bir olaydır. Vatanı savunmak için yetiştirilen, içteki her politika ve ayrılığın dışında ve üstünde saygın bir konumda bulunan Türk subayının, gericiler karşısındaki yüksek görevinin yurttaşlar tarafından yalnız saygıyla karşılandığına kuşku yoktur.

Menemen'de halktan bazılarının hataları bütün millette acıya sebep olmuştur. Saldırının acılığını tatmış bir kesime genç ve kahraman yedek subayın uğradığı saldırıyı, milletin bizzat Cumhuriyete karşı bir öldürme girişimi olarak kabul ettiği ve cüretkârlarla destekçileri, ona göre takip edeceği kesindir. Hepimizin dikkati bu sorundaki görevlerimizin gereklerini duyarlılıkla ve gerektiği biçimde yerine getirmeye yöneliktir.

Büyük ordunun kahraman genç subayı ve Cumhuriyetin idealist öğretmenler topluluğunun değerli üyesi Kubilay'ın temiz kanı ile Cumhuriyet, hayatını tazelemiş ve kuvvetlendirmiş olacaktır.''

İyi Bayramlar :)


Bu bayram aldığım en güzel bayram mesajı;
"Kurban kesmedim diye üzülme, 0535 xx xx xx ara felanca sana kurban olsun!"

Merinos

".....Bursa Ticaret ve Sanayi Odasının 25 trilyon TL katkısının bulunduğu işler ilk ihalelerde 44 trilyon TL civarında olacağı belirlenmişken, projeler değiştirilmiş ve yeni ihaleler yapılarak Başkan Hikmet Şahinin keyfi tercihleri nedeniyle açıkça kamu zarara uğratılmıştır.
.....
Belediyeye bedava olarak verilen ve içinde çok büyük yapıların bulunduğu Tarihi Merinos Tesislerinde her türlü etkinliğe yönelik alanlar yapılabilecek iken, projeler değiştirilmiş ve bu yerlerin yanına ilave yeni inşaatlar kondurulmuştur. 150 trilyon gibi anlaşılmaz bir rakama ulaşan Merinos Parkı içindeki bu inşaatlar halkın zararına büyük maddi külfetler getirmekte ve Bursa'nın öncelikli ihtiyaçlarının yapılmasına engel teşkil etmektedir."

"...
BANKALARA İPOTEK EDİLEN TARİHİ MERİNOS TESİSLERİ
# OPERA ve BALE SALONU İNŞATINA AKTARILAN BURSARAY İNŞAATI PARALARI
# DEĞİŞTİRİLEN PLAN ve PROJELER
# BTSO YÖNETİMİNCE BELEDİYEYE AKTARILAN 25 TRİLYON TL. PARA
# İHALELERLE İLGİLİ SORU ÖNERGELERİ
# 44 TRİLYON DEYİP 150 TRİLYONA DAYANAN MALİYET
# BAŞBAKANLIĞA YAZILAN SORUŞTURMA VE DURDURMA TALEBİ DİLEKÇESİ
."
Kaynak

Ayrıca; Merinos evlerinin hangi işleve sahip olacakları konusu halen bilinmiyor! Fotoğraflar

Merkez Bankası

".....Mali piyasalarda anlamlı ve önemli projeleri olmayanlar böylesi ikincil ve önemsiz işlerle uğraşırlar.

Bu kanımın bazı nedenleri var.

İlk olarak tartışmamız gereken, asıl sorunun başka yerde olduğudur. Merkez bankasının işlevlerinde son 10 yılda hem dünyada hem de ülkemizde köklü değişimler oldu. Bence sorun bu yeni merkez bankacılığına göre merkez bankasının örgütsel yapısının yenilenememiş olmasında. Merkez Bankası hala örgüt olarak 1970’lerin ve 1980’lerin işlevlerine göre yapılanmış bir yapının ağırlının taşıyor, ayağına takılmış bir zincir gibi bu yapıyı sürümeye çalışıyor. Bu nedenle bankanın yeniden yapılanması idare merkezinin İstanbul’a taşınmasından çok daha önemli.

1998’de bir yazı serisi ile Merkez Bankası’nın kalabalık bir kurum olduğunu halbuki yeni merkez bankacılığının bu kadar hantal, kalabalık ve büyük bir örgütü gerektirmediğini göstermiş ve Merkez Bankamızın bu açıdan verilerinin dünyada en olumsuz olan bankalardan birisi olduğunu ortaya koymuştum. 1998’de bu örgütsel yenilemenin ancak bir seçenek olarak Istanbul’a taşınma ile çözülebileceği yönünde düşüncelerim vardı. Ancak aradan geçen zaman bana sorunun coğrafi mekanda değil de kafaların içindeki engelde yattığını öğretti. Statükonun tiranlığı mekanda değil kafalarda ve anlayışta.

İkinci nedenim, bu taşınmanın bazı kişilerin kafasında Cumhuriyeti kuranlardan ve Cumhuriyetten alınacak bir rövanş olarak görülmesidir.

Gerçekten de Berlin-Frankfurt ya da Washington – New York hattında olmayan bir çelişki ve hesaplaşma Ankara-İstanbul ekseninde var. Batıda hiç bir ülkede politik merkez ile mali merkez farklılaşması politik rejime ilişkin dünya görüşüne dayanan çelişkiyi, çekişmeyi hatta farklı dünyaları ve anlayışı kavramsal olarak bu derecede yoğun temsil etmiyor. Ankara ve İstanbul iki şehirden çok iki ayrı felsefeyi temsil eden soyut kavramlardır da. Ankara-İstanbul çelişkisi Yakup Kadri’nin “Sodom ve Gomore”sinde; Faruk Nafiz”in “Yıldırım ve Timur” unda ifadesini bulan çelişkidir. Bu nedenle Merkez Bankasının Ankara mı yoksa İstanbul’da mı olmasının başka bir ülkede rastlanmayacak bir anlamı var ve bu anlamı ıskalamamak gerek. Merkez Bankasını da bu çatışmanın ve çelişkinin ortasına atmak da büyük bir yanlıştır.

Üçüncüsü İstanbul artık büyümesi özendirilmek yerine caydırılması gereken bir şehirdir ve bu nedenle bu şehre kamu eliyle yeni cazibe unsurları eklemek yanlıştır. Tam tersine İstanbul’u sınırlayıcı, caydırıcı kamusal politikalar izlemek gerekir. İstanbul’un uluslararası finans merkezi olması düşüncesi de objektif temelleri olmayan bir düşüncedir, bir serap görmektir.

Dördüncüsü, günümüzdeki iletişim ve bilgi işlem teknolojisi coğrafi mekan farklarının önemini azalttı hatta çoğunlukla ortadan kaldırdı. Merkez Bankası ve düzenleyici/denetleyici kurumlar özerk de olsalar operasyon merkezi olmaktan ziyade makroekonomik politikaların belirlenmesinin temel unsurlarından birisidirler ve bu nedenle idare yerleri de politik merkezlerdir.

Beşincisi, hem Merkez Bankası hem de özerk kurumların özel iş dünyasının etki ve kontrolü altında olmamaları gerekir. Bu kurumlar iş dünyası ile sarmaş dolaş olmak ya da tamamen temassız olmak yerine son yıldır finans yazınında çokça kullanılan bir deyimle “ kol mesafesi “ bir duruş içinde olmalıdırlar. Politikacı ile sarmaş dolaş olmak kadar iş dünyası ve özel kesim ile de sarmaş dolaş olmak bu kurumların işlevlerine zarar verir, hem daha fazlasıyla.
Piyasa odaklı çözümler üretmek başka şey piyasa tarafından yönlendirilmek ve yönetilmek başka bir şeydir."

Ali İhsan Karacan

Süleymaniye - KİPTAŞ


ÖNCESONRA

Yılgınlık yok direniş var!

Yıllar önce Milliyet gazetesinde polis muhabiri olarak görev yaparken üniversite son derece hareketliydi...

Çeşitli sol gruplar eylem yapar çevik kuvvet ise tekme tokat dağıtırdı.

Coplar inip kalkarken en çok duyduğum slogan şuydu:

“Yılgınlık yok, direniş var...”

Devrimci kızlar saçlarından tutulup yerlerde sürüklenirken kulakları tırmalayan bu çığlıkla bağırırlardı ve bu polisi daha da öfkelendirirdi.

Zora karşı inancın çığlığı...

O çığlıklar kesildi.

Şimdi olan bitene bakıyorum da... Zor bir başka şekilde kapımızda.

Bu zor şiddet değil kahpe bir baskı içeriyor.

Kaypak, yalan söylemekten utanmayan, bugün ak dediğine yarın, işine gelirse, kara diyen bir zihniyet usul usul saçlarımızdan tutup bizi yere çekiyor.

Onlardan daha korkutucu olan aslında yaşananların “normal” olduğunu bize anlatan aparatçikler...

Fazıl Say’ın düşünceleriyle dalga geçen kalemlere bir bakın.

Bunları tarih yazacak... Fazıl Say’ın duyduğu samimi endişeye cepheden saldıranlara daha az kızıyorum.

Huysuz Virjin’i açık açık yasaklatmak yerine telefonla kanal yöneticilerini arayıp başka şeylerle tehdit edenlere de aynı öfkeyi duyuyorum.

Ekranda 3.cinsiyet istenmiyormuş.

Yani?

.bnelik legalleşmesin.

Birilerinin bu adamlara şunu anlatması gerekiyor.

Çocuklarınızı kötüden korumak isti-yorsanız önce samimiyeti öğretin.

Sahtekârlık ahlaksızlıktır. Yalan söylemek ahlaksızlıktır. .bnelik tercihtir...

Ama zekanıza uygun söylemek gerekirse asıl .bnelik sahterkârlıktır...

Fazıl Say çok ciddi bir konuda endişesini dile getirdi. Bu ülkenin yarısı bu endişeyi duyuyor.

Şu ayrımı yapalım: Zor bu kez farklı bir teknikle dayatılıyor. Usul usul ve yavaş yavaş...

Düne göre bir başka noktadayız. Ve mesele bu ülkeye şeriat getirilmesi tehlikesi değil. İnanın bana oligarşik bir zihniyet hızla ipleri ele geçiriyor. Endişem asıl tehlikeyi ıskalamanız. Köktenci bir anlayışı din konusunda arzulamıyorlar.

Meritokratik (yönetim erkinin, yetenek ve kişilerin bireysel üstünlüğüne dayandığı yönetim biçimi) bir pratiğin yegane çıkışımız olacağı bir çağda tamamen ters kutupta bir yol izleyen bu zihniyet çöküşümüzü hızlandırıyor.

Vizyonsuz, birikimsiz, yasakçı, sahtekâr, ikiyüzlü, pragmatik ve kişiliksiz bir usa sahip kullar yönetim aygıtındaki dişlileri oluşturuyor.

Temel kriter ise “onlardan” olmak... AK Parti’nin mimarisine baktığınızda demokratik bir yapı olmadığını düşünü-yorum.

Tek adam var.

Ve ortada bir ideoloji yok. Kopya ve esnek kalıplar var. Bu tehlikeli kolektifi paylaşmayanlara da hayat hakkı yok.

O nedenle son günlerde inadına yazmaya inadına “direnmeye” kararlıyım.

Kulaklarımda o kızların çığlıkları, “Yılgınlık yok, direniş var...”

Kaynak: Serdar Akinan

"....Kraft Ailesi 1.4 milyar dolar varlıkları ile ABD'nin en zenginler listesinde 361'inci sırada yer alıyor. Ailenin zenginliği kağıt ve ambalaj sanayiine dayanıyor. Bu ailenin genç üyesi Robert Kraft, 1994 yılında "Patriot" futbol (Amerikan futbolu) takımını satın aldı. Bu takım için New England'da Foxborough şehrinde 350 milyon dolar harcayarak Gillette Stadyumunu yaptırdı. Foxborough 15 bin nüfuslu küçük bir yerleşim bölgesi. New York'dan Boston'a uzanan 1 Numaralı ana yol üzerinde. Kalabalık yerleşim bölgeleri olan Boston'a 48 km., Providance'e 32 km. uzaklıkta.
Robert Kraft haftada 2 gün kullanılan bir stady
uma 350 milyon dolar bağlamanın ekonomik bir yaklaşım olmadığını görerek hem stadyumun daha fazla kullanılmasını hem de faturasının bir şekilde ödenmesini sağlayacak bir proje geliştirdi.
Küçük yerleşim bölgesindeki boş arazilerin büyük bölümünü satın aldı. Stadyumu da içine alan bir proje geliştirdi. Şimdi stadyum çevresinde 1.500 dönüm arazi bir alış veriş, spor, sağlık ve eğlence merkezine dönüstürülüyor. 350-500 Milyon dolar harcama ile sinemalar, konferans salonları, oteller, sergi salonları, mağazalar, lokantalar, yapıldı. Yapılıyor.
Futbol kulübünün adı ile "Patriot Place" (Patriot merkezi ) diye adlandırılan bu alış veriş, eğlence, sağlık ve spor merkezine on yıl sonra yılda 20 milyon ziyaretci geleceği hesaplanıyor. Merkez, stadyumun futbol takımının maçları dışında devamlı kullanımına imkan verecek.
Hem stadyumun hem futbol takımının faturasını bu proje ödeyecek. ABD'de futbol takımları kendi göbeklerini kendileri kesiyor. Devlet bu takımlara stadyum bağışlayamıyor. Stadyum yaptırmaları için dolaylı destekler veremiyor. O zaman da özel sektör, her konuda olduğu gibi stadyum yaparken, faturayı ödeyecek kaynağı da kendi yaratıyor.
"
Kaynak

Neden Tarihi Kenti Koruyamıyoruz?

Tarihi kent ve tarihi yapıyı koruma etkinliğinin geleceği karanlık görünüyor. Bu olumsuz yargıyı bugün sorumlu konumlarda olanlar hemen üzerlerine almasınlar. Bunun nedenleri kişisel ve ideolojik değildir. Osmanlı döneminden buyana varolan bir tarih bilinci yoksulluğu, gelişmemiş bir kültür düzeni, az okumuşluk, kentli olamama ve kente sahip çıkmama gibi genel toplumsal özelliklerle bağlantılı bir davranış sorunu ile, başka bir deyişle, özümsenmemiş bir eğitim sorunu ile karşı karşıyayız.

Türkiye'de bugün koruma ile ilgili yürürlükte olan durum bilim dışılığın en kara gösterilerinden biridir. Başka bir deyişle yönetimin bilimi dışlamış politikasının kentlerdeki spekülatif gelişimi desteklemek için yarattığı bir garip mekanizmadır.

Osmanlı başkentinin okumuş, yazmış sınıfları, Avrupa'yı örnek almalarına karşın, çevrenin tarihi değerlerine duyarlı olmadılar, sahip çıkmadılar. Osmanlı aydınının Süleymaniye konağından Teşvikiye'de yeni bir apartmana geçerken, bu çevreler arasında bir kültür karşılaştırması yaptığını söylemek zordur. Bugünün yarı köylülerinin hatta okumuşların da büyük bölümünün- böyle bir karşılaştırma yapacak kadar bilgili, bilinçli, duyarlı olduklarını söylemek olası değildir. Batı imgesi topluma tarihi kimliğini, bir yafta olma dışında, tümüyle unutturmuştur. Türkiye'de tarihi çevreyi korumanını temel sorunu, özetlenirse, tarih bilgisi ve tarih bilinci kıtlığı ya da yokluğudur. Köy ve kasabasına Almanya'dan gelip apartman yaptıranda tarihi çevre bilinci yoktur.

İkinci sorun belediyelerin ve hükümetlerin toplumun bilinçsizliğini yansıtan -ki oy demokrasisinde böyle olması doğaldır- benzer tavırlarıdır. Kente göçün kontrol edilemez boyutlara ulaştığı Türkiye'de Anadolu'nun köyünden, kazasından gelen halkın hangi düzeyde okumuş olursa olsun Zeyrek'in eski mahallelerinin bakımsız konutlarının tarihi ve estetik değerini anlaması söz konusu değildir. Eski İstanbulluların göstermediği duyarlığı çağdaş Anadolu halkından beklemek yanlıştır. Kaldı ki kültürel duyarsızlığın yanı sıra ekonomik yetersizlik, teknik gelişmemişlik gibi handikaplar da vardır.

Eğitim ile ilgili bu temel sorunlar dışında bugün tarihi çevrenin korunma sorunlarını gerçekleştirme açısından can alıcı noktalarından biri koruma kurullarının uzmanlık ve ehliyet düzeylerinin ve işleme mekanizmalarının yetersizliğidir. Burada yasa ve yönetmeliklerin bilim ve deneyimi dışlamış içeriklerinin bu durumu yarattığını vurgulamak gerekir. Başka bir deyişle bu durum bilinçli olarak yaratılmıştır.

Restorasyon Parametreleri
Bu kurullara seçilenlerin devlet, YÖK ya da belediye kökenli olmaları olayı pek değiştirmez. Bu olguyu örneklerle ve tek yapı restorasyonu alanındaki durumla açıklayabiliriz. Bir restorasyon kararında mimarlık tarihi parametresi, sanat tarihi parametresi, strüktür parametresi, mimari tasarım parametresi, ekonomi parametresi, hukuk parametresi, sosyal içerik parametresi aranır.

Bu son üç parametrenin, özellikle tek yapı söz konusu olduğu zaman, kurul kararından önce saptanmış olması gerekir. Kurul üyesinin özelliği karar verdiği konuda bilgili ve restorasyon bağlamında deneyimli olmasıdır. Halı uzmanı bir sanat tarihçisi ya da Roma sütun başlıkları uzmanı bir arkeolog ya da çağdaş apartman projeleri yapan bir mimar, hatta malzeme uzmanı bir restoratör bir hanın yeniden kullanılması projesini değerlendirecek uzmanlar değildir. Belediye ruhsat bürosundan bir mimar, Bizans sanatı diploması olan ve tezini Meryem Ana portreleri üzerine yapmış bir sanat tarihçisi, şehircilik bölümünde eski Yunan yerleşmeleri üzerine tezi ile mezun bir şehirci Selçuk Medresesi restorasyonu konusunda karar verecek bilgiden yoksundurlar.

Kuşkusuz kurullarda ve toplumda da bir Selçuk Medresesi restorasyonu bağlamında verilecek olumlu kararları destekleyecek bilgili ve sağ duyulu insanlar olabilir. Fakat bu 800 yıllık bir anıtın restorasyonu bağlamında karar verme sorumluluğunu üstlenmeyi içermez. Kısmen yıkılmış bir 15. yüzyıl hamamının restitüsyonunu, yapı kalıntılarının analizi, yapı konseptinin tanımlanması açısından Orta Asya sanatı tarihçisinin yapacağı fazla bir şey yoktur. Eski yapılara yapılacak ekler, ya da yeni kullanım önerileri üzerinde, bu alanda deneyimi olan ve mimarlık tarihi eğitimi almış uzmanlara gereksinme vardır.

Diş Çeken Berberler
Kurullarda verilen kararların çoğunluğu bu tür karmaşık sorunlardır. Bu sorunlar karşısında kurullar diş çeken eski berberlere benziyorlar. Diplomalı üyelerden kurulu koruma kurullarının ömürlerinde hiç görmedikleri ve okumak ve yorumlamaktan aciz oldukları kent koruma planlarını onaylamaları ise, bu alandaki en komik ve bilim dışı prosedürlerden biridir. İtalya, Almanya ve Fransa'da bu kararları veren kişileri bir zamanlar iyi tanıyordum. Bunlar uluslararası ünleri olan mimarlık tarihi otoriteleriydi. Türkiye'de bugün yürürlükte olan durum bilim dışılığın en kara gösterilerinden biridir. Başka bir deyişle yönetimin bilimi dışlamış politikasının kentlerdeki spekülatif gelişimi desteklemek için yarattığı bir garip mekanizmadır.

Çoğunluğu tayinle gelen kurullar koruma yapamazlar. İçlerinde herhangi bir hükümet ve belediye projesine karşı çıkanlar derhal yerlerinden uzaklaştırılıyor. Türkiye'de demokrasi bürokraside parti sultasını egemen kılmak, bilimsel yargıyı ise sayısal mekanizmalarla aciz hale getirmek şeklinde tanımlanabilecek bir operasyona dönüşmüştür.

Kurul sorunun çözümünde iş yapma gayreti ya da itibarlı olduğu sanılan bir mevkide söz sahibi olmak isteği bu konuda yetişmiş olanlar da devam ettikçe olanaksızdır. Gerçi uzun yıllar iktidarların bütün bilimsel nitelikli kurullara müdahale edip onları araç haline getirme çabaları vardı. 1983'te çıkarılan yasa bu amaçla çıkarılmıştı. Bunları hazırlayanlar da sözde sanat ve tarih adamlarıydı. Fakat kurul üyesi olmanın bilimsel kimlikle örtüşmediği bir politik süreç içinde yarım yüzyılda yaşadığımız unutulmamalıdır.

Tarihi Miras Yok Oluyor
Ülkenin tarihi mirası yok oluyor. Fakat yok edilen tarihi evler, kötü yapılan restorasyonlar, eriyen büyük anıtlar için toplum kültürünün tepkisi sıfırdır. Hatta teşvik edici olduğu da söylenebilir.

Bugün için amaçlanacak tek şey kurulları yapacakları işlere tekabül eden bir bilimsel hüviyete ve örgütlenmeye kavuşturmaktır. Bu ise olanaksız gibi görünüyor. Çünkü kurulları bu hale getiren iktidarların kültürel seviyesidir.

Son olarak bilim ve akıl dışı ve korumanın amacı ve içeriği ile karşıtlaşan bir yöntem olan en ucuz verene ihale prosedürünün de kesinlikle olumsuz sonuçlarını da vurgulamak gerekir. Ne kadar klişeleşmiş olsa da bir mukarnas başlık, bir alçı bezeme, bir altın yaldız en ucuz yapana değil, en iyi yapana, en deneyimliye verilir. Türkiye'de restorasyon alanında çalışanlar bu durumu iyi bilirler. En iyi ve pahalı olan bir uygulamayı en ucuza yapana veren ihale süreci cehaletin damgasıdır. Bir saray bir muhallebici dükkânı gibi restore edilmez. Dolayısıyla uygulama düzeninin sonuçları Türkiye'deki her aydını utandıracak niteliktedir. İstanbul'u incelemek için gelen UNESCO heyetinin raporu hatırlanabilir. O raporun içerdiği gözlemler Anadolu'nun her köşesinde elli yıldır tekrarlanıyor.

Mardin gibi ara sıra gazetelere konu olan sözde tarihi kimliğini korumuş kentlerin bugün içine düştükleri durum (örneğin eski görkemli konutlara eklenen katlar) her duyarlı insanını saçlarını diken diken yapacak niteliktedir. Bu bağlamda kısa vadeli bir çözüm yoktur. Bu toplum ve onun demokratik temsilcisi katında korumayı amaçlayan bir tarih bilinci bugünden yarına gerçekleşemez. Çünkü topraktan hazine çıkarmak yarım yüzyıldır Türkiye ekonomisinin motoru oluşmuştur.

Türkiye'de tarih çevreyi yok eden toplumun kendisidir. Halkı, politikacısı, bürokratı, teknisyeni, akademisyeni elbirliği ile kentlerimizi ve anıtlarımızı, bir sömürge idaresinden daha zalim bir tavırla, spekülasyona, cahil müteahhide kurban ediyoruz. Bu bir uygar olamama gösterisidir. Buna karşı vurdumduymazlık da Osmanlı cehaletinin sürüp gittiğini gösterir.

Kaynak

Altın Pusula


Filmin konusu 'NTVMSNBC'de şöyle anlatılmış: Oxford’daki Jordan Koleji’nde yatılı okuyan Lyra ve cini Pantalaimon, bir gün okulu ziyaret eden amcası Lord Asriel ve alimlerin yaptığı bir toplantıyı gizlice gözetlerken, ‘toz’ denen bir şey, ‘Kuzey’de havada duran bir şehir’ ve ‘cinayetle sonuçlanan bir keşif seferi’ hakkında esrarengiz hikayeler dinler. Bir süre sonra etraftaki çocuklar kaybolmaya başlar ve sonra arkadaşı Roger da çocuk hırsızları olan Hamhum’lar tarafından kaçırılır. Bunun üzerinden çok geçmeden, Lyra’nın velayeti okul tarafından son derece güzel ve etkileyici bir insan olan bayan Coulter’e verilir. Lyra başlangıçta buna karşı çıkar, ama çok geçmeden herkes gibi o da bayan Coulter’in cazibesine kapılır. Ama zamanla güzel olduğu kadar da tekinsiz olan bayan Coulter’in, Lord Asriel’in düşmanı olduğunu fark ettiğinde onun yanından kaçıp sığındığı Çinganlar’la beraber Kuzey’e doğru bir keşif seferine çıkar. Burası zırhlı ayıların hüküm sürdüğü, gökyüzünde cadıların uçuştuğu ve bir grup bilim adamının, hakkında konuşulmasının bile çok ürkütücü olduğu deneyler yaptığı bir yerdir.
Kutup ayıları, cinler, fantastik... en güzelleri de uçaklar ve arabaların formları! kullandıkları enerji ise bir enerji topundan sağlanıyor.
Aslında yazmak istediğim şudur;
bilet gişesinin önünde beklerken, 3 genç kız bize bakarak aralarında konuşuyorlardı, sonra dediler ki; "bizim gençtürkcell'imiz var, kampanyaya göre bir bilet parasına 2 bilet alabiliriz, sizden biri bize katılırsa." olur dedik ve 13ytl yerine 7,5ytl ödedik:) artan parayla frigo aldık...bu gençtürkcell li olma işi iyiymiş!

Uyuma! Hukukuna Sahip Çık...


9 Aralık 2007 Ankara Mitinginde "Orman Köylüsü" sarı çizmeli Mehmet Ağa hukuk ne kadar önemli bir çok kişiden fazla farkında. Darısı uyuyanların başına!

Cumalıkızık örneği...

"....Bu ayın başında Bursa’daydım.
Mimarlar Odası Bursa Şubesi, 650 bin oturanı olan Yıldırım ilçesinin belediyesi, İl Özel İdaresi işbirliğiyle çıkarılan Cumalıkızık’la ilgili bir yarışmanın seçici kurul başkanlığını yaptım. Arada bir kesintiden sonra dün sabaha karşı döndüm...
1983 yılında, Ağa Han’ın mimarlıkla ilgili kuruluşunca da bir yarışma çıkarılmıştı. O yarışmada, çeyrek yüzyıl sonrası soruluyordu Cumalıkızık’ın... O yarışmada da seçici kurul üyesiydim; Doğan Kuban, Mehmet Adam, gerisi yabancı mimarlarla birlikte...
Cumalıkızık Bursa’dan, Ankara yönünde 10 km uzakta...
Uludağ’ın eteklerinde, Oğuz boylarından Kızıklar’ca 700 yıl önce kurulmuş yedi köyden biri...
Yer katları taş duvarla, üst katları hımış yöntemiyle kerpiçle yapılmış özgün evleriyle, doğa içinde, onunla barışık, onun kan dolaşımında, sokaklarından Uludağ’ın suları akan bir köy... Kestane ağaçları geçim kaynağı iken, ilk yarışmadan önceki yıllarda, kabukla gövde arasına giren bir kurt kurutmuş bütün ağaçları... Köy, gelirinden olmuş... Gençler işin aşın ardından göçe zorlanmışlar. Daha sonraki yıllarda ahududu yetiştirilerek şu son yıllarda yeni bir kaynak yaratılmağa çalışılıyor.
Bu kez büyük kent saldırıyor köyün üzerine... Büyük kent Bursa, dev “apartman”ları, gökdelenleri, onların doğru dürüst yakılmayan kaloriferleri, pis suları, katı atıkları nedeniyle en kirli kentlerimizden biri... Ne doğa dinliyor, ne insan, ne kültür, ne şu ne bu... Daha önce ayrı bir cennet olan Bursa Ovası yenilip bitirildi... Bu ne yaşama kültürü, ne de bilinci... Uludağ eteklerindeki bu cennet köylere, dev adımlarla geliyor bu cehennem...
Bu durum bütün Anadolu kentlerimizde de böyle... Hepimiz biliyoruz... Dengeli, ülke ölçeğinde tasarlanmış kalkınmaya dayalı bir yerleşme düzenimiz yok. Paranın dışında hiçbir değer, hiçbir ahlak kuralı tanımayanların, yalnızca kamudan (toplumun ortak üretimlerinden, kazanımlarından) çalmaya bakan bir düzen bu...
Bursa’ya, yerleşme düzenine burada daha önce de değinmiştim. Gerçekten binlerce yıllık bir birikimle, deneyimle oluşmuş bir yerleşmeydi... Yaşamın gerçek kaynağına, bitek toprağa (alüvyona) dokunmayan; dengeli, eş yararlanışlı sosyal-kültürel özekleriyle “önce insan”ı düşünen bir yerleşmeydi Bursa. Son 40-50 yılda cehenneme çevirdik, kamu malı hırsızı anamalcılık yüzünden...
Cumalıkızık yarışması, bu durumdaki bütün kentlerimize örneklik edebilecek sonuçlara ulaşmaya çalışan bir girişimdi.
Sıkı çalıştık seçici kurul olarak; tartıştık, eledik bir sonuca vardık...
Bu sonuç değil elbette, bir başlangıç... Kentlerimizi sağlıklılaştırma çabasının başlangıcı... Bunu umut ediyoruz... Hükümet gücüyle davranan kamu hırsızlarından, uzağı göremeyenlerden sakınabilip, hep birlikte sonuca doğru yürürsek..."
Kaynak

Cumalıkızık

"....Cumalıkızık, Türkiye’nin yozlaşma operasyonundan nasibini alıyor. Köy, televizyon dizilerinin saldırısı altında... Yüzlerce yılı geride bırakan Cumalıkızık şimdilerde ipe sapa gelmez senaryolarla, duygu sömürüleriyle reyting peşindeki dizilerin esiri durumunda. Biliminsanları bu konuyu çok sık gündeme getirdiler ve Cumalıkızık’a yönelik çabaların arttırılması gerektiğini vurguladılar.
Cumalıkızık, Bursa’nın işgali sırasında bir çocuğun köy kahvesinde “bizimkiler çok güçlü geliyorlar. Topları, tüfekleri var…” şeklindeki bağırmasıyla saldığı korkuyla kurtulduğuna ilişkin anlatımlar tekrarlandı. O yörede de oturanların iddialarına göre Cumalıkızık’tan daha eski yerleşimlerden olan Gürsu’nun Dışkaya köyü ve çevresi bugünlerde toplukonut tehdidi altında. 17 bin 400 konutun yapımı için düğmeye basıldı. Süreç işliyor. “Çok başarılı proje “olarak ambalajlanıyor. Çevre yolunun burnunun dibinde, Türkiye’nin en verimli tarım topraklarının bulunduğu Gölbaşı-Gürsu arasında şantiye alanı tarım toprağının üzerine kurulmuş. Fotoğraflarını geçenlerde İHA servise koymuştu.
Bursa’nın dünündeki söylemlere bir bakın. “Çevre yolunun çevresi korunacaktır” demeçlerinden geçilmiyordu. Çevre yolunun çevresindeki yapılanma hızlanıyor. Bu gidişle Cumalıkızık’ı bile kurtaramayacağız.
."

Yukardaki fotoğraf; TOKİ tarafından Gürsu'ya yapılması tasarlanan (?) toplu konut şantiyesi...

Bir Alman Gözüyle: Türk Kadını

Türkiye’yi artık eskisinden daha çok başörtülü kadınlarla algıladığı için mi başörtüsü ve kadın çıplaklığını ön plana çıkardığını sorduğumuza ise şöyle dedi Metzel:
“Hayır. Bununla alakası yok. Kadında çıplaklık ve kapalılık tezatı sanat tarihinde çokça kullanılmış bir ögedir. Bu, mesela, 19. Yüzyıl Fransız sanatında çok işlenmiştir. Benim heykelimde Türk kadınına dair iki özellik vurgulanıyor; çok iddialı değil; mütevazi ama cesaretsiz de değil ve kendinden emin. Heykelimin boyu 1.50 metre. Bu boyutla “çok iddialı değil ama cesaretsiz de değil”i vurgulamaya çalıştım.”

OLAF METZEL: Münih Güzel Sanatlar Akademisinin emekli rektörü ve halen Berlin’de yaşıyor. Christoph Daum’un arkadaşı ve Türk kültürü ile yakından alakalı. 1977’de Berlin Üniversitesinden mezun olan Metzel çok sayıda ödülün sahibi. 1987’de aldığı Villa Massimo Ödülü, 1994’de aldığı Arnold Bode Ödülü bunlardan bazıları.
Kaynak

"Biz 'Glokal' Mimarlarız"

Santralistanbul'da düzenlenen Bilgi'de ARKIMEET konferansı için 15 Kasım 2007 tarihinde İstanbul'a gelen dünyaca ünlü mimarlar Peter Wilson ve Julia Bolles'le mimarlıkta yerellik, küresellik ve sürdürülebilirlik hakkında bir söyleşi gerçekleştirdik.

Pınar Seyrek: Dün akşam Santralistanbul’deki Bilgi'de ARKIMEET’teki konuşmanın başında, ilk kez İstanbul’da bulunuyor oluşunuzdan bahsettiniz. Bugün şehirde gezinti yapmayı düşünüyor musunuz?

Peter Wilson: Şehirleri öğrenmek, hobilerimden birisi. Mekanlar öğrenmek bir mimarın, plancının birincil işlerinden. İşimin bir parçası, bilgi birikimini biriktirerek ve ana mantığını gözlemleyerek mekanları öğrenmek aslında.

PS: Buradaki potansiyeller hakkında neler düşündüğünüzü sormak istiyorum. Sizin, Perugia’daki projenizi gördüm. Burayla arasında lokasyon açısından benzerlikleri var gibi?

PW: Gördüğümüz kadarıyla topoğrafya ve manzaralar bakımından benzerlikler var. Tepelik sehirler çok avantajlı oluyor. Fakat Perugia İstanbul’a göre çok küçük bir şehir. Bir de dün gece fark ettim ki neredeyse tüm yapıların pencereleri aynı büyüklükte. Çok az varyasyon var ve bu şehre çok hoş bir doku veriyor.

PS: Bu aynı zamanda bina tipleri arasında ne kadar az varyasyon olduğunu gösteriyor.

Julia Bolles Wilson: Çok hoş (gülüyor). Uyumlu.

PS: Konut tipolojiler özellikle, oldukça sınırlı.

JBW: Farklı yoğunlukların oldukları yerler var. Havaalanından gelirken, çok yüksek, çok yoğun bölgelerden geçtik. Dün gece karanlıkta, tepelerde çok daha az yoğunluğa sahip yerler gördük.

PW: Ben pencerelerin çıkışını merak ettim. Her yerde aynı aliminyum pencere doğramaları kullanılmış gibi. Bu geleneksel bir pencere yapısı mı?

PS: Tam olarak nereden yola çıkıldığını ben de aslında bilmiyorum. Fakat haklısınız, bu tip tekrarlanıyor.

PW: Büyük boyutlu camlar kullanmamak için, uygulanan bir yöntem gibi görünüyor. Bir tasarım ürünü olmaktan çok ekonomik bir çözüm gibi. Bu iklimde güneş ışığını içeri almaktan çok dışarda tutmak öncelikli olmalı.

PS: Dünkü sunumunuzda ekolojik tasarımlar ve sürdürülebilirlik kavramlarına eğildiniz. Mimarlar için “psikolojik” sürdürülebilirliğin, “green washing” olarak tanımladığınız ekolojik teknolojilerle göz boyamaya göre daha ilginç bir konu olduğunu söylediniz. Bundan biraz söz edebilir misiniz?

JBW: Bana kalırsa, sürdürülebilirlik kavramı politikacıların bayıldığı bir kavram ve hepsi bunu farklı anlamlarda kullanıyor. Sürdürülebilirlik, politik olarak doğru, bir çeşit bahane olarak kullanılıyor. Dolayısıyla insanlar şehir dışındaki müstakil evlerinin çatısına güneş panelleri koydukarlında “iyi adam” olmuş oluyorlar. Halbuki enerji bakımından verimli apartmanlar yapılsa çok daha faydalı olacak.

PW: Ayrıca şehir dışında yaşayanlar her gün arabayla gidip geliyorlar. Tek başına bu, evlerinde almış olabilecekleri tüm enerji önlemlerini sıfırlamaya yeter. Biraz büyük resme bakmak lazım.

JBW: Ekoloji ve sürdürülebilirlik sorunlarını tam olarak, gerektiği kadar tartışmıyoruz. Bir yerde bırakıyoruz. Yaşam biçimimizi değiştirmemiz anlamına geldiğinde konuyu daha fazla deşmeyi istemiyoruz. Bir yerde koruyoruz, bu da tartışmanın bir yere doğru ilerlemesini önlüyor. Gerçek sorunu ortaya koymuyoruz. Artık yaşam biçimimiz hakkında konuşmaya başlamamız gerekiyor. Bir şeyi değiştirmek istiyorsanız, küçük adımlar atmanız gerekir. Bizim, mimar olarak birçok şeyi değiştirme olanağımız var. Büyük ölçekte değil, küçük ölçekte. Enerjiyi aktif şekilde üretmek veya toplamak bunu yapmanın tek yolu değil. İnsanların davranışları ve binaların insanlar tarafından nasıl algılandığıyla ilgili birşey.

PW: Şu ara insanların bu konuları algılayışının değiştiği başka bir döneme girdik. Yavaş yavaş yaşam stilimizi, alışkanlıklarımızı değiştirmemiz gerektiğini anlıyoruz. Aslında hepimiz birer patalojik tüketiciyiz ve hergün tiksindirici derecede tüketiyoruz. Biz de buna dahiliz. Dünyanın her tarafında ders vermek için sürekli uçağa biniyoruz. Tabi enerji üretmeye çalışmanın da bir değeri var ama bu sorunumuzu çözmeyecek. Dün Julia’nın anlatmaya çalıştığı aslında sosyal sürdürülebilirlik. Eğer insanların seveceği tarzda bir bina yaparsanız, insanlar ona saygı duyarlar, bina yüz, ikiyüz, üçyüz sene ayakta kalabilir. Beğenmezlerse yirmi sene sonra yıkarlar. Büyük enerji israfı. Malzeme ve zaman ölçeği anlayışlarımıza tekrardan bakmamız lazım. Bu anlamda taştan yapılmış eski bir bina muazzam ekolijiktir, yüzyıllarca dayanırlar.

JBW: Belki, enerji kayıpları en önemli şey değildir. Yalıtımı iyi olmasa bile ki kalın taş duvarların yalıtımı iyidir, yıllara karşı durdukları için ekolojik sayılabilirler. Almanya’da “yaşam döngüsü analizi” denilen analizler uygulanıyor. Kamu tarafından inşa edilen her binanın yaşam döngüsünün doğrulanması gerekiyor.

PS: Ne kadar süre yaşayabileceğini tahmin etmek için mi?

JBW: Evet. Örneğin, pencerelerinin temizlenmesi için ne kadar masraf yapılacağının hesabı yapılıyor, hangi makinelerin kullanılması gerektiği belirleniyor. Bu boyut bizi en çok ilgilendiren şeylerden birisi. Çünkü binaların kullanım masrafları inşaat maliyetinden çok daha yüksek olabiliyor. İşverenler bunun şimdi şimdi farkına varıyorlar.

PW: Ekoloji bir sistemdir.

JBW: Lamba ampüllerinin değiştirilemediği, garip pencereleri olan bir bina için bu tür bir analiz yapıldığında o binayı inşa edemezsiniz. Eğer işveren, sonrasında “bana neye malolacağına aldırmıyorum, garip ilginç bir bina istiyorum” derse tamam. Ama bu artık çok mümkün olmuyor.

PS: O halde, Almanya’da yasal düzenlemelerden çok işveren etkili oluyor bu konuda.

JBW: Almanya’da her bina, enerji kullanımı onayı almalı. Bahsettiğimiz yaşam döngüsü analizi yasayla düzenlenmedi ama bence çok yakında uygulamaya girer. Bizim için bu işleri tabi daha kolay hale getirmiyor. Bir mimar olarak, yasaları çok çok iyi bilmelisiniz ki, onu en iyi şekilde dönüştürüp kullanabilesiniz. En büyük sorun bu oluyor.

PS: Belli ki Almanya’da bu tür çok kural var. Dün akşam bir de Hollanda örneğinden bahsettiniz ve ordaki estetik düzenlemelerden. Bir karşılaştırma yapar mısınız?

PW: Bana kalırsa, Hollanda ile Almanya arasında büyük psikolojik farklar var. Almanya’da uzun süre dayanabilecek çok masif binalar yapıyorlar. Hollanda’da çok daha hafif yapılar yapıyolar ve açık açık yirmi sene kadar dayanmalarını hedeflediklerini söylüyorlar. Ondan sonra yıkıp tekrar yapıyolar, bu ekonomi için iyi diyorlar. Doğru, ama ekoloji için iyi değil. Sanırım bunun ülkenin topğrafyasıyla alakası var. Almanya’da bodrumu olan binalar yaparsınız. Hollanda’da su toprakla aynı seviyede olduğu için evlerin bodrumları yok, neredeyse yüzüyor denebilir. Herşey ıslak ve nemli. Bu sebeple, inşa ettikleri herşey muvakkat. Psikolojileri böyle. Suyu geçici olarak uzak tutuyorlar ve geçici evler yapıyorlar. Sanırım bu psikoloji onlara mimarlıkta deney yapma şansı ve yetkisi veriyor.

PS: Hollanda’yı yakından tanıyorsunuz. Sanırım Almanya’dan sonra en çok yapınız ve projeniz Hollanda’da.

PW: Sadece biz değiliz, Hollandalılar çılgınca inşaat yapıyorlar (gülüyor). Ülkede neredeyse toprak kalmadı. Biz orda son 10 senedir çalışıyoruz ve bu süre zarfında şehirler arasındaki arazilerin dolup şehirlerin birleştiğine tanık olduk. Herşey çok planlı, yanlış anlaşılmasın. Anlamak zor; nüfus artışı çok olmamasına rağmen son 10-20 yılda şehir odaklı bir ülke olmaktan çıkıp tüm arazinin yaygın bir şehir gibi iş gördüğü network’lü bir ülke haline geldiler.

PS: Banliyöleşme yönünde bir gelişme mi yani?

PW: Çok organize bir banliyöleşme. Ekonomileri çok iyi planlanmış. Bunun yine suyla olan ilişkileriyle ilgisi var. Deniz suyunu topraklarından uzak tutmak için çok organize çalışmaları gerekiyor. Bir kişi hata yaptığında tüm ülkenin sular altında kalma tehlikesi var. Bu yüzden Hollandalılar kontrolu kabullenmek üzere idmanlılar ve yapı alanındaki katı düzenlemeleri de kabullenebiliyorlar –bunlar estetik düzenlemeler olsa dahi.

JBW: Hollandalılar, altın çağlarında tüccarlardı. Bu yüzden, ticaret çok önemli ve düşünüşlerini

PW: Öte yandan iyi mimarlığın bir artısı olduğunu da biliyorlar. Mimarlığı finansal değere dönüştürmeyi biliyorlar. Mutlaka iyi mimarlarla çalışıyorlar. Böylece planlama yolunda gittiği için hem şehir plancıları mutlu oluyor, hem de firma profilleri için iyi tanıtım yapmış oluyorlar. Zamanla işverenlerin, mimarlar ve plancıların ne yapmaya çalıştıklarını anladıkarını bile söyleyebilirim.

PS: İçerik anlamında mı? Sizce meşhur isimlere bir yönelim yok mu, örneğin Wilhelminakade (Rotterdam) bölgesinde?

PW: Wilhelminakade oldukça karmaşık bir durum. Altyapı, mesela Erasmus köprüsü yapımı, rıhtımlar ve tüm ulaşım yolları için o kadar fazla para harcadılar ki bunu ordaki arsa fiyatlarına yansıtmak zorunda kaldılar. Rotterdam bunu yapabildi çünkü orası eski terkedilmiş liman bölgesiydi, bir şekilde değerlendirilmesi gerekiyordu. Şehir merkezini oraya, nehir kıyısına doğru çekmeyi istediler. Fakat yeni arsalarda yükselen fiyat oralarda yüksek yapı yapılması anlamına geldi, garip bir döngü oluştu. Meşhur isimlere iş yaptırma meselesi burda şehir planını yapan ofisle alakalı.

PS: Yani ülkenin geri kalanını temsil etmeyen özel bir durum mu?

PW: Küçük-büyük tüm şehirlerde iyi Hollandalı mimarların kimler olduğu konusunda bir bilinç var. Milli kültürün bir parçası bu. NAi (Hollanda Mimarlık Enstitüsü) gibi kuruluşların bunda katkısı çok fazla. Herkes binaları mimarlarının isimleriyle tanıyor. Bu anlamda mimarlık dostu bir kültür diyebiliriz.

PS: Ofisinizin bulunduğu yerde, Münster’de birçok projeniz var, ayrıca birçok uluslararası projeniz de var. Küresel ve yerel arasındaki ayırım hakkında biraz konuşur musunuz?

PW: Evet, biz “Glokal” (global+lokal) mimarlarız.

JBW: Münster küçük bir şehir, 270.000 nüfusu var. Büyük bir üniversitesi var, birçok öğrenciyi barındırıyor. Dolayısıyla projeler de çok büyük olmuyor. Şehir kütüphanesi gibi. Bizim başından sonuna kadar içinde olabileceğimiz ölçeklerde oluyor. Yani, alanın denetimini de yapabiliyoruz. Bu bizim başka bir yerde yaptığımız projelere göre oldukça farklı oluyor. Dışarda iş yaptığımız zaman, hep bir ortak ofisle beraber hareket ediyoruz. Bu durumda bir noktada işi onların ellerine teslim etmemiz gerekiyor. Yine kontrol ediyoruz tabi ama inşa etmek, hergün inşaata gidebilmek çok farklı birşey. Tabii ki, şehrimizde bir projenin ilerleyişini izlemekten hoşlanıyoruz. Ama, evinizin olduğu şehirde bir binayı inşa etmek, herhangi başka bir yerde yapıyor olmaktan daha zor. Çünkü, oranın politikalarını biliyorsunuz, insanları tanıyorsunuz. Her şeyi biliyorsunuz. Bazen insan böyle şeyleri bilmek istemiyor (gülüyor).

PW: Başka bir yerde yapıyor olmak daha kolay oluyor. İnsanlar size, bilinmeyen bir varlık gözüyle bakıyorlar, saygı gösteriyorlar.

JBW: Başka bir yere gidip, orayı gezmek, başka bir kültürü öğrenmek, dünyanın en ilginç şeylerinden birisi. Fakat bir başka kültürü, orada yaşamadan, orada okula gitmeden tam olarak öğrenemezsiniz. Biz yapı yaptığımız yerlere yeni bir şeyler getirmeyi, orayı geliştirmeyi ümit ediyoruz. Bir empati kurmaya çalışıyoruz. Sadece oraya, şuraya, buraya marka gibi mimarlık bırakmak istemiyoruz.

PW: Sürekli kullandığımız mekan tipleri ve tabirleri var. Yine de, her proje bir duruma bağlı olarak gelişiyor. Bunu yapmak zorundayız aksi takdirde sıkıcı oluruz. Her seferinde yeni sorunlara yeni çözümler getirmeye çalışıyoruz. Artık genç mimarlar kategorisine girmiyoruz. Bazı mimarlar iş hayatlarına çok gösterişli projelerle başlarlar, sonra bunu tekrar ederler, büyük işler alırlar ve başarılı ticari mimarlar olurlar. Bu bizim istediğimiz yol değil. Saygı duyduğumuz mimar tipi sürekli kendini geliştiren mimar. Biz de onlardan olmak istiyoruz.

JBW: Yeni şeyler yapmak önemli. Bu yüzden hapishane projesi önemli.

PW: Dün akşam anlatmak biraz zor oldu ama hapishanenin çok soğuk ve tatsız bir havası var. Kütüphanenin kapısını açtığınız anda sıcak, sonsuz gibi görünen bir mekana giriyorsunuz. Neredeyse açıklanamaz bir durum, birdenbire hapishane kayboluyor. Bir kitabın kapağını açıp okumaya başlamak gibi.

JBW: Artık tutuklular televizyon izlemiyorlar, okuyorlar. Hem de %80 oranında. Yasal kitaplar, cinayet romanları, seyahat kitapları okuyorlar. Seyahat kitapları en sevdikleri. Hepimizin hapishaneler hakkında doğru veya yanlış bir takım fikirleri var. Oraya gidip orda çalışma şansını elde etmiş olmaktan memnunluk duyuyoruz.

PW: Özellikle de bunun gibi bir 19. yy. hapishanesinde. Garip bir deneyimdi. Çocuk kitaplarındaki gibi kocaman anahtarlarla açılıyordu kapılar, büyük gürültülerle ardımızdan kapanıyordu. Proje tutuklular tarafından uygulandı. Bu sanıldığı kadar kolay olmadı çünkü tutukluların aslında ekonomik bazda işleri var ve inşaatta çalışmaları üretim sürecini etkileyecekti. Şansımıza tutuklu bir iş adamı bize yardım etti ve projenin muhasebesini yüklendi (gülüyor). Yine de bizim ilgilendiğimiz, projenin ironisindan çok, bazen gerçeküstü hale gelen ilginç durumlar silsilesi.

PS: Biraz binalarınızdaki ışık hakkında konuşmak istiyorum. Websitenizde “ışığın koreografisi”nden bahsediyorsunuz. Biraz ışığın tasarımınlarınızdaki öneminden ve ışıkla nasıl çalıştığınızdan bahseder misiniz?

JBW: İnsan vücudunun ışık ile çok temel, içgüdüsel bir ilişkisi var. Işık demek bizim için hayat demek, sıcaklık demek, yemek demek. İnsan her zaman ışığa doğru gitme eğilimi gösterir. Bu demek oluyor ki ışık çeker, bu anlamda, düzenler.. Bir binada ışık kaynağını yerini şeçerek bu koreografiyi kontrol edebilirsiniz. Biz ışığı çok bilinçli bir şekilde kullanıyoruz. Işığı görmek olsun, ona doğru yönelmek olsun, indirekt ya da filtrelenmiş olsun... Müster’deki kütüphanede tanımlanmış alanlar var mesela ışığın tavanlardan filtrelenerek indiği kalabalık mekanlar, ya da çerçevelenmiş manzaralar veren okuma alanları. Mimar olarak elinizde geniş bir olasılıklar paleti var ve bu koreografiyi bina dahilinde gerçekleştirmek için bu paleti kullanıyorsunuz.

PW: Bu ayrıca kültürel bir mesele. Faklı kültürlerde ışığa olan yaklaşımlar arasında muazzam farklar var. En sevdiğimiz kitaplarda biri Japon bir yazarın, Tanzanaki’nin, kitabı: In Praise of Shadows. Kitap yumuşak ışığın önemini anlatıyor. Sadece o ışık altında atın kaplı Japon çömlekleri gerektiği şekilde parlıyor. Bu şekilde dışarısı masanın üzerindeki o nokta haline geliyor. Japonlar bu sınırları belli olmayan, muğlak mekanda oturmayı seviyorlar. Almanya’ya taşındığımızda çok şaşırmıştım. Almanlar akşam olduğunda Ingilizler’den bir saat daha sonra yakıyorlar ışıklarını. Karanlığın yavaş yavaş arttığı o saatlerde Almanlar oturma odalarında oturup sakince çaylarını yudumluyor, günün kararmasını hissediyorlar. Karanlık, artık birbirlerini hiç göremez hale gelene kadar ışıkları açmıyorlar. Sanırım bunun tam tersi, imar kurallarının da temel aldığı o “süpermarket efekti”. Her yerin güvenlik sebebiyle eşit lükste aydınlatılması. Bizim buna neredeyse alerjimiz var diyebilirm.

PS: Peki eğer bu değerler yönetmeliklerde varsa, aksini gerçekleştirmeyi nasıl başarıyorsunuz?

JBW: İşin aslı, bu kamusal yapılarda geçerli olan bir kural ve aslında mantıklı. Merdivenler mesela aydınlık olmalı. Yaşlı insanlar aşağıya inerken önlerini görebilmeliler. Yasa çalışma mekanlarında da oldukça sıkı. Çalışma masanızın üzerinde örneğin 500 lükslük bir değer olması gerekiyor. Bunu gerçekleştirmek sorundasınız. Ama bunu nasıl yaptığınız önemli. Bu değeri tavana boydan boya neon şeritler koyarak ya da noktaya yönelik sadece aşağı veya sadece yuları yansıyan ışıklar kullanabilirsiniz. Mesela bizim ofisimizde aslında masa üzerinde şart olan değeri sağlamayan, yukarı doğru genel bir aydınlatma var. Buna ek olarak farklı bir atmosfer yaratmak adına –antik bile denebilecek ve hiç de enerjik olmayan– akrobat lambalar var. Çalışanların bu ışıkları farklı farklı kullanma şansları var ve bu iyi birşey. Kendi mekanlarını yaratıyorlar.

PW: Bence ışık aynı zamanda binanın içiyle dışı arasındaki ilişkiyi belirleyen bir eleman. Biz saydamlıkla, cepheyi yok etmekle ilgilenmiyoruz. Cephe bize göre çok önemli bir psikolojik bariyer. Bu bir resim çerçevesine bakmak gibi birşey. Bence biz binalarımızda pencereleri dışardaki birşeyle bir ilişki kuracak şekilde, büyük bir dikkatle yerleştiriyoruz. Luxor Tiyatrosu’ndaki fuaye barlarından birinin bir penceresi örneğin, şehrin panoramik silüetini gösterecek şekilde boyutlandırıldı ve konumlandırıldı. Ama oraya varmadan önce, zemin seviyesindeki pencereler hariç neredeyse hiç pencere olmayan başka mekanlardan geçiyorsunuz. Tam nerede olduğunuzu kestiremediğiniz bir anda bizim görmenizi istediğimiz manzarayla karşılaşıyorsunuz. Bence görüş ve ışık çok enteresan şeyler. Perspektif diyagramı görmeyi neredeyse bir noktadan yayılan ışık gibi algılar. Öyle ki, pencereden dışarda gördüğünüz şey bir resimdir. Öte yandan ışıkla ilgili hatalarımız da var (JBW gülüyor).

JBW: Mimarlıkta çok aktüel bir tema bu: saydamlık, tamamen cam cehpeler. Limandaki projemizde biz de yaptık. Gerçekten. Cephe neredeyse sadece cam. Çünkü manzara çok güzel.

PW: Evet cephe cam ama doğramalar lamine meşe ağacından.

JBW: Evet, oldukça ağır.

PW: Evet çok, güzel, dokunsal bir malzeme. Burada pencerelere bir varlık vermeye çalışıyoruz öyle ki pencereler sadece hava şartlarından korunak için değil, kendi içinde bir obje. Almanya’da çalışmanın en güzel yanlarında biri bu: çok masif pencereler yapıyorlar. Gerçekten ağır şeyler.

PS: Malzeme hakkında biraz daha konuşalım o zaman. Projelerinizde çok spesifik malzeme kullanımlarınız var. Tasarımlarınızda malzemenin önemi ve belirleyiciliği nedir? Kaldewei binasındaki referans oldukça belirgin. Firmanın ürettiği malzeme olan emaye çelik lameller kullandınız. Buna benzer başka örnekler var mı?

JBW: Evet, banyo küvetleri üreten bir firma olan Kaldewei için yaptığımız binada malzeme referansı oldukça yakındı. Esas fikir aslında bu lamellerin firma tarafından emayelenmesiydi, konsept buydu, ama mümkün olmadı. Kaldewei’in üretim süreci o kadar karmaşık ki ürettikleri banyo küvetleri dışında başka formları makinalardan geçirmek mümkün olmadı.

PW: Ayrıca üretim tam otomatik olarak 24 saat boyunca devam ettiği için, böyle birşeyi denemek üretimi alt üst etmek, küvet üretimini durdurmak demek olacaktı.

JBW: Limandaki kendi ofis binamızda kullandığımız anodize alüminyumu seçmemizin sebebi malzemenin aliminyum olması değil rengi idi. Boyadığınız zaman aynı etkiyi alamadığınız, günün zamanına ve havaya göre farklı görünen derin metalik bir etkisi var bu malzemenin. Güneş parladığında oldukça renkli gözükürken, Münster’in için tipik olan kapalı bir günde bahsettiğim derinliği yakalayabiliyorsunuz –sanki ışık içeriden geliyormuş gibi. Seçim sebebi bu etkiydi.

PW: Biz çokça yüzeylerle çalışıyoruz ve sanırım bunun inşaat teknolojisinin gelişme yönüyle çok alakası var. Günümüzde betonarme binaların dışında önce bir ısı izolasyonu, onun çevresinde su izolasyonu katmanı var. Bir yağmurluk gibi. Gördüğünüz sadece bu oluyor. Binanın iç çamaşırlarını görmüyorsunuz. Bu mimarlara büyük bir özgürlüğün yanında inanılmaz sınırlamalar getiriyor. Bahsettiğimiz bu deri, mutlak olarak binayı sarmalı. Hiçbir yerde yarım santimetrelik bile bir açıklık bırakamazsınız. Aksi takdirde oralarda ısı köprüleri oluşur. İşin aslı, binanın içi ve dışı arasında bir devamı, akışı savunan bir mimari bu çeşit enerji bilinci olan teknolojilerde mümkün değil.

PS: Biraz da gelecek projelerinden bahsedelim. Dün akşam Milano’daki Avrupa Kütüphanesi hakkında hiçbir şey söylemediniz örneğin. Biraz ondan ve başka güncel projelerden bahsedebilir miyiz?

JBW: Avrupa kütüphanesi bir yerlerde, çeviriler arasında kayboldu (gülüyor). Şimdiye kadar bitmesi gerekiyordu ama olmadı. Biz planlamamızı bitirdik. Bu demek oluyor ki biz onlara teknik şartnameler de dahil tam bir paket verdik. Uzunca bir süredir bu bilgiler Milano şehri yönetimi tarafından inceleniyor. Umuyoruz önümüzdeki sene bu şartnamelerle proje ihaleye açılacak. Kısacası bizim işimiz aslında tamam. Uygulamaya başlandığında bir çeşit artistik danışman olarak yine işin içine gireceğiz tabi.

PS: Bu proje için Milano’da bir ofisle ortak çalışıyor musunuz?

PW: Bu projenin organizasyonu diğer projelerimizden farklı oldu. Normalde yurt dışında bir proje yaptığımızda, yerel bir mimarlık ofisiyle ortak çalışıyoruz. Fakat Milano’da işveren mimarla yalnız tek sözleşme yapmak istediği için biz genel plancılar olduk ve tesisat, statik vb. projeler için diğer mühendislik ofisleriyle alt sözleşmeler yaptık. Bu pek tabi çok büyük bir sorumluluk ve mali risk. Ama oldu. İtalya’da mimarlara karşı çok büyük güvensizlik var. Perugia’daki müşterilerden de duyduğumuza göre, İtalya’da avan projeler mimarlar tarafından hazırlandıktan sonra onlardan alınıp mühendislik firmalarına veriliyormuş çoğunlukla. Tabi bu –mimarın bir çeşit stilist pozisyonuna düşmesi– mimarlık için çok trajik bir evrim. Bizdeki durum bunun tam tersi oldu. Biz mimarlar olarak sadece kendi işimizin –tasarımın– değil aynı zamanda koordinasyonun da ustası olduğumuzu gösterdik. Sanırım bu herkes için çok faydalı bir idman oldu. Burda, mekanik veya elektrik proje sorumlularının müşteriye gidip mimarların aptal oluğu ve onların dediği gibi yapılması gerektiğini söylemesi yerine biz onlara ne yapmaları gerektiğini biz söyledik. Sonuçtan da oldukça memnunuz. Bu çok büyük bir proje; maliyeti 13 milyon Euro ve biz bunu Münster’den kontrol ediyoruz. Tabi ki, İtalya’daki taşeronlardan çok yardım alıyoruz.

PS: Bu işin işvereni Avrupa Birliği mi peki?

JPW: Hayır. Başkalarının yanında içinde Milano Belediyesi’nin de olduğu bir vakıf. Para belediyeden ve Lombardiya bölgesinden, merkezi hükümetten Roma’dan ve AB’den geliyor.

PW: Bu kütüphane basit yerel bir kütüphane değil. Bir erişim noktası. Felsefesi oldukça ilginç. Tarihi edebi eserlerin dijital taramalarını edinmek. Bazı kütüphanelerde 13. veya 14. yy.’lardan kalma, kimselerin göremediği çok değerli kitaplar var. Bunları tarayıp bizim kütüphaneye verecekler. Bunun karşılığında bizim kütüphane başka kütüphanelerden gelen taramaları onlara eriştirecek. Bir çeşit dijital tarih ağı. Raflarda sadece kopyalar var. Kısaca dijital ile çok fiziksel olan eski kitapların çok ilginç bir karışımı.

PS: Peki bu veriyi tasarımınızda kullandınız mı? Yani bu tasarımda geneksel kütüphaneden farklı birşeyler var mı?

JBW: Bir üniversite kütüphanesinden çok halk kütüphanesine benziyor. Bunlar birbirinden oldukça faklı tipler.

PW: İşveren vakfın başkanı, bir zamanlar Milano Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin başıymış. Hayatını, çok güzel eski kütüphanelerde ortaçağ hukukunu araştırarak geçirmiş. Onun kafasındaki imaj tahta sırlar, yeşil masa lambaları falan idi. Tipik İtalyan stili. İtalyanlar çok muhafazakar giyinirler ve odaların eskisi gibi olamasını isterler. Bunu, böylesine büyük ve modern bir binaya entegre etmek çok ilginç bir tasarım görevi oldu.

JBW: İtibarla ilgili birşey bu. İtibarı kitap raflarıyla birleştirmek. Zor. Bir başka proje, Adidas için tasarladığımız Spor Merkezi projesi. Adidas pek tabi küresel bir firma ama kökleri Almanya’nın güneyinde Herzogenaurach’da çok küçük bir şehir olan Adidasler’de!

PW: Adidas şimdi orada merkez kampüsünü inşa ediyor. Şehir planı için önce bir yarışma yapıldı. Biz kazanamadık. Sonra ikinci aşamada spor merkezi projesiyle ikinci olduk. Bir yıl sonra bize geri döndüler. Birinci proje çok pahalıya mal olacağı için, bizim projeyi yapmak istediklerini söylediler. Adidas Kampüsü çok ilginç bir yer. Sanırım, çalışanların yaş ortalaması otuz iki. Yöneticileri bile otuz ikiymiş gibi gösteriyor. Herkes genç ve zinde. Esnek mesai saatlerinde çalışıyorlar. Ofis saatlerinde insanlar dışarıda tenis oynuyor. Bilim kurgu gibi, çok farklı bir dünya. Bizim yaptığımız bina spor merkezi. Çalışanların spor yapabilecekleri bir yer ayrıca sanırım, Almanya Milli Futbol Takımı da orada antrenman yapacak. Standartlar bu bu bakımdan çok yüksek. Mesela, büyük toplulukları kabul edebilecek bir de konferans salonu var.

JBW: Biraz Avustralya’ya benziyor. Orada birlikte çalıştığımız ofislerde çalışanların sörf bordları zaten deniz kenarında olan ofislerinde duruyor. Arada, yeterince çizim yaptıklarını düşündüklerinde çıkıp bir saat sörf yapıyorlar, sonra wetsuit’leriyle gelip çalışmaya devam ediyorlar. Harika bir şey.

PS: Sidney’de yeni proje var mıi?

PW: Birkaç tane var. Fakat ben kendi ülkemi çok eleştiriyorum. Sanırım bir planlama ve idare labirentinde kaybolmuş durumdalar. Şu anda olimpik alanın bir kısmı için bir çalışma yapıyoruz. Geçen hafta müşterimiz, projeyi değerlendirmek üzere temizlikçisinin fikrini almış ve ona dayanarak projeyi değiştirmemizi istedi! Bu durum beni endişlendiriyor. Şu anda İngiltere’de birtakım işlerimiz var. Kensington Chelsea’de büyük bir toplu konut projesini için planlama önerimiz var. Ayrıca New Castle master planı, şehir merkezinin genişletilmesi projelerimiz var. Perugia planımızın uygulama aşamasına geldik. Ayrıca, çok hoşlandığımız daha küçük çaplı projelerimiz var. Mesela Roma Fiumicino Havaalanı’nın yanındaki marina bölgesinde küçük bir liman kontrol binası.

PS: Çok farklı ölçeklerde projeleriniz var. Bu işleri ne yollarla alıyorsunuz? Genelde yarışmalara katılıyorsunuz sanırım.

PW: Bahsettiğim liman kontrol binasını bölgenin master planını yapan ofis verdi. Böyle şeyler de oluyor. Projeler her yerden geliyor. Ama, evet genelde yarışmalara katılıyoruz.

JBW: Bugünlerde katıldığımız yarışmalar genelde davetli yarışmalar. Dolayısıyla, biz nadiren çok geniş kapsamlı evrensel veya ulusal, 500 yarışmacının katıldığı yarışmalara katılıyoruz. Bu tarz yarışmalar önceden 5-10 yarışmacı ile sınırlandırılmış oluyor.

PW: Kazanılan başarılar, bu yarışmalarda önemli oluyor. Son 10 sene içerisinde, 80 adet yarışmaya katıldık. Sanırım bunların 20 tanesini kazandık. Bunların arasından sadece 12’si gerçekleştirildi.

PS: Oldukça yüksek bir oran.

JBW: Bence de.

PW: Yarışma yapmak çok büyük çaba gerektiriyor. Böyle çalışmalarda, ofis olarak bir tünelin içine giriyorsunuz, sadece o yarışmayı düşünüyorsunuz, haftalarca onun için gece-gündüz çalışıyorsunuz. Müşteriler açışından çok avantajlı. Yarışmalar sayesinde normalde asla karşılığını ödeyemeyecekleri hizmeti alıyorlar. Mimarlar çılgınca, hiç pahasına çalışıyorlar.

PS: Türkiye’de mimari tasarım yarışmaları çok yerleşmiş değil. Biz, Arkitera olarak, “Bütün kamu binaları yarışmayla yapılsın” kampanyasını başlattık, bunun için çalışmaları sürdürüyoruz.

PW: Bu gerçekten olması gereken, iyi bir kampanya. Eğer başarıya ulaşırsanız, ülkenin çehresi bir anda değiştiriverir. Ülkenin her yerinde mimarlar için iş imkanı doğar. Ayrıca, şehrin karakteri değişir, profili yükselir.

JBW: Öncelikle küçük binalar için mücadele etmelisiniz. Mesela altyapıya ait binalar. Eğer büyük binalarda, özellikle genç mimarlar hata yapabilirler ve bunun ceremesini işveren vermek durumunda kalacaktır. Tabi ki bu hakkınız ve hatta bu Avrupa Birliği’ne ait bir yasa. Eğer Avrupa’nın bir parçası olmak istiyorsanız bunu zaten yapmak zorundasınız. Almanya’da biz hala küçük projeler için savaşıyoruz. Bu projeler mimarlar için çok önemli çünkü o ölçekte birçok deney yapıp kendinizi geliştirebilirsiniz.

PS: Münster’deki Su Arıtma Tesisi projesi örneğin. Bu yine bir yarışmaydı, değil mi?

PW: Yok hayır, bu daha çok garip olaylar silsilesiydi. Bir PR kişisi, Münster’de ümitsiz bir kara parçası olan yeni endüstri parkına Özgürlük Parkı isminin verilmesi ve açılışının da Dalai Lama tarafından yapılması fikrini atmış ortaya. İnanması zor ama Dalai Lama gerçekten geldi ve parkı açtı. Bizden açılış için bir taş tasarlamamızı istediler. Ödül olarak da su arıtma binasının tasarımını verdiler.

PS: Peki bu küçük bina yerel kamuoyunda bir etki yarattı mı?

PW: Hayır. Münster’deki insanlar bunun bir mimarlık ürünü olduğunun bile farkında değiller.

JBW: Venedik Bienali’ne bile gitti ama kimse farkında değil. Yine de belediye üzerinde bir etkisi oldu sanırım çünkü bu ara genç mimarlara küçük işler vermeye başladılar. Bu arada biz çalışanlarımızı kaybediyoruz. Gençler kendi bürolarını açmaya başladılar. Üzücü bir durum ama sanırım yine de destekleyici olmak lazım.

Burcu Öztaşkın: Sunumlarınızda diğer ofisler gibi cilalanmış üç boyutlu modellemeler kullanmıyorsunuz. Çizimlerinizde olması gereken bir “ambiyans”tan bahsettiniz. Biraz bu şeçiminizle ilgili konuşabilir misiniz?

JBW: Peter çok iyi çiziyor. Modellemeden daha çok eskizler yapıyor. İşverenler, çoğu zaman, güzel bir eskizi üç boyutlu modellere tercih ediyorlar.

PW: Çünkü bir eskiz bitmemiş birşey olarak görünüyor. İşverene, üzerinde konuşma şansı veriyor. Böylece sürece katılabiliyorlar. Bir modelleme ile karşılaştıklarında o kadar mükemmel o kadar bitmiş görünüyor ki, onlara düşen sadece “evet” ya da “hayır” demek oluyor.

JBW: Dün akşam bunun hakkında konuştuk. Ben öğrencilerime de sık sık söylüyorum. Eğer eskiz yapabiliyorsanız ve müşterinizle konuşma veya toplantı sırasında, o anda, çizebiliyorsanız, diğer yarışmacıların önüne geçersiniz. Böylelikle daha dolaysız, daha hızlı, daha dürüst olduğunuzu gösterebilirsiniz. Modellemelerin ilham verici potansiyalleri üzerine biraz daha fazla dü

PW: Artık modeller, fotoğrafın bir kopyası haline geldi. “Bu bina böyle ve burada durduğunuzda böyle görünüyor”u anlatıyor. Bu bilgisayar kullanımın en doğrudan hali. Bilgisayar, çok sofistike bir araç ve onu sadece fotoğraflar üretmek için kullanmak çok ilerici olan bir tavır değil. Sanırım işverenler de artık aynı düzeyde göreseller görmekten sıkılmaya başladılar. Bazen imaj efeklerini kafanızda temizlemeniz gerekiyor. Ancak ondan sonra mimarlığın iyi ya da kötü olduğunu görebiliyorsunuz. Kimi zaman işverene gerçek olmayan sözler vermiş olunuyor.

JBW: Almanya’da katıldığımız bir müze projesi yarışmasında Londra’dan katılan en az iki ofis aynı modelleme ofisini kullanılmışlardı. Mimari anlayış zaten çok benziyordu. Üstelik modelmelerdeki insanlar tıpa tıp aynıydı. Çok utanç vericiydi (gülüyor).

PS: Bu güzel söyleşi için teşekkür ederiz. İstanbul’da kalan vaktinizi güzel geçirmeniz dileğiyle...

Kaynak