'Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır...Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur... Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar.'
Mustafa Kemal Atatürk

Aklımda kalanlar...

Başarısızlığın garantisi "olsa olsa" yöntemi...

Türkiye’nin Suriye’ye askeri müdahalesi (Fırat Kalkanı Operasyonu) ve yansımalarına dair kısa bir çözümleme: Türkiye’nin yenilgiden başka bir çıkış stratejisi var mı?

Türkiye’nin Suriye dış politikasının, kelime anlamı “kapı” olan El-Bab kasabasında sıkışıp kalmasına şaşırmamak gerekir. El-Bab, tarihsel olarak Halep’e açılan kapı olarak tanımlanmıştır. Bu tanım aynı zamanda  Fırat Kalkanı Operasyonu’nun amacını da ortaya koyar. Erdoğan’ın Sünni/mezhepçi politik hırsları bu operasyonun yanlış bir şekilde başlamasına neden olmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tarihindeki önemli operasyonlardan biri olan bu müdahalenin hazırlıkları alelacele yapılmıştır.  Rejimin maceracı hırslarına direnç gösteren deneyimli kadro, ikbal peşinde koşan fırsatçılarla değiştirilmiştir.
Operasyonun ilk aşamasında, Cerablus yoğun çatışma olmadan ele geçirilmiş ve iktidar yanlısı medya tarafından büyük bir askeri zafer olarak servis edilmiştir. Daha sonra yakalanan bir IŞİD mensubu, IŞİD savaşçılarının ilk aşamada çatışmaya girmediklerini, sakallarını keserek halkın arasına karıştıklarını söylemiştir. Medya zaferi uzun ömürlü olmadı, ÖSO’nun IŞİD karşısında başarısız olduğu IŞİD’in müstahkem mevzii El-Bab’da felaketle karşılaşıldı. TSK ile birlikte hareket eden ÖSO’nun El-Bab yakınlarındaki IŞİD mevzileri karşısında başarısız olduğu zaten daha önceden açığa çıkmıştı. Türk Özel Kuvvetleri zapt ettiği köyleri ÖSO’ya devredip ilerliyor, ÖSO ise ertesi sabah aynı köyleri terk ediyordu. El-Bab operasyonunun başlama tarihi bile ÖSO hazır olmadığı için birçok kez ertelenmişti.

TSK, El-Bab’da neden saplanıp kaldı?

Türk güçlerinin El-Bab’da saplanıp kalmalarının birçok nedeni var. İlk görünür neden istihbarat eksikliği. Öyle anlaşılıyor ki harekat, operasyon bölgesiyle ilgili yeterli istihbarat olmadan sürdürülüyor. Topçu ateşinin tercih edilmesinin nedeni de hedeflerle ilgili istihbaratın olmayışı. Bu hedef  gözetmeyen yaklaşımın sivil ve dost kuvvetler zayiatını çok arttırdığını söylemeye bile gerek yok. Bazı kaynaklar Türk topçusu ve hava kuvvetlerinin saldırıları nedeniyle şimdiden yüzlerce sivilin öldüğünü iddia ediyorlar. Burada vurgulanması gereken önemli bir sorunsa Türk ordusunun elinde yeterli sayıda havadan karaya güdümlü füze olmaması. Bu nedenle Türk yetkililer acil operasyonel gereklilik nedeniyle, PGM kitleri (Precision Guided Missiles-Hassas Güdümlü Füzeler) satın almak için Güney Kore’ye resmi bir ziyarette bulundular. Bu eksiklik nedeniyle Türk uçaklarının El-Bab ve Cerablus’ta güdümsüz, rastgele bombardıman yaptıkları biliniyor.
İnsan hakları örgütleri tarafından yayımlanan onlarca basın raporu[1], Türk topçusunun hedef gözetmeyen atışları ve Türk uçaklarının kör bombaları nedeniyle yüzlerce sivilin öldüğünü belirtiyor.  Bunun nedeni TSK’nın varolan envanterinde güdümlü füzelerin sayısının çok az olması.
Bir başka istihbarat/planlama açığı ise düşmanın sahip olduğu silahlarla ilgili. Türk Genelkurmayı’ndaki stratejik planlamacılar (eğer kitlesel tasfiyelerden sonra geriye kalan olduysa) IŞİD’in elinde gelişmiş anti-tank (ATGM) silahları olduğunu ve bunları sahada etkin bir biçimde kullandığını biliyor ve planlarını buna göre yapmış olmalıydılar. Bir başka önemli konu ise arazinin durumuyla ilgilidir. Göreceli olarak düz ve geçişken araziyi kullanan IŞİD, serbetçe ve hızla hareket edebiliyor ve böylece tankları ve diğer zırhlı taşıyıcıları kolaylıkla avlayabiliyor. Operasyonun zamanlaması da zırhlıların hareketine uygun değil. Zırhlı harekatı çok güçlü lojistik destek gerektirir ve kış şartlarında lojistik gereksinimi bir kabusa dönüşebilir. Planlama ve uygulama yanlışları korkunç sonuçlara yol açtı. Güvenilir kaynaklar, Türk genelkurmayının açıklamalarının aksine şimdiye kadar 54 tank/zırhlı araç kaybedildiğini söylüyor. Kayıplar çok büyük ama kazanımlar önemsiz.  Konvansiyonel üstünlüğe rağmen henüz IŞİD’in lojistik hatları bile kesilememiş durumda.

Harekatın toplam bilgisine sahip kimse yok

Operasyonun C2’si bile (Komuta kontrol) kendi başına kafa karıştırıcı bir durumda. Devam eden operasyon konusunda şok eden bir gerçeklik ise (güvenilir üst düzey kaynaklardan edinilmiş bilgi) Birleşik Stratejik Operasyon Planı’nın (OPLAN) olmaması. Kısacası bütün harekatın toplam bilgisine sahip olan hiç kimse yok. Bu büyüklükte bir operasyon için, operasyon hatlarına karar verilebilmesi ve çabaların koordine edilmesi için birleşik düzeyde bir operasyon planı şarttır. OPLAN, operasyonun koordinasyonu ve düzgün bir şekilde yürütülebilmesini sağlar. Ancak güvenilir kaynaklardan edindiğim bilgiye göre plan dedikleri şey, üstünde oklar ve zamanlamalar (aylık bazda) olan birkaç power point sunumundan başka birşey değil. Bu CONOPS (Operasyon Konseptleri) denilen şeye göre; Cerablus’un kontrol altına alınması için 3 ay, El-Bab için üç ay, Münbiç için bir üç ay daha ve sonra RAKKA içinde yine üç ay öngörülmüş! (Bunu ilk duyduğumda açıkçası şaka zannettim; ABD’nin başını çektiği koalisyonun Kerkük için aylarca zaman harcadığını düşününce…)
Resmi raporlara göre Özel Kuvvetlerin üç yıldızlı komutanı (Korgeneral Aksakallı, Erdoğan’ın yılmaz destekçisi) operasyonel düzeyde Silopi’deki karargahından komuta ediyor. Bu küçük karargahın birleşik olmadığını, sadece Irak’taki birliklerin Peşmerge ile koordinasyonunu yürütmek için kurulduğunu kişisel olarak biliyorum. Operasyonda kullanılan zırhlı sayısına bakıldığında, zırhlı savaşında hiçbir tecrübesi olmayan bir özel kuvvetler komutanının akıllıca bir seçim olmadığı kolayca anlaşılabilir. Savaşta kaybedilen tanklar olması gereken sağduyunun kanıtlarıdır. Aksakallı’nın başarısızlık nedeniyle kara kuvvetlerinin komutanını suçlayan bir rapor gönderdiğini de duydum.  Rapora göre Aksakallı, kabahati kara kuvvetleri komutası altında olan piyade ve zırhlı birliklerine atıyor. Bu “topu taca atma” raporu, muharebenin temel ilkelerinden biri olan komuta kademesinin, bu operasyon için ziyandan başka bir şey olmadığının belgesidir.

ABD’nin yüzünden mi?

Yetersizliği kabul etmek yerine, Erdoğan rejimi başarısızlığı örtmek için “Türk birliklerine ABD’nin yardım etmediğini” iddia etti. Başbakan, “Diğerleri hiçbir şey yapmıyor, tek savaşan biziz” diyecek kadar ileri gitti. Yerine getirilmeyen yardım neydi? ABD ne plana onay verdi ne de El-Bab’la ilgili bir destek sözü verdi. Türkiye şimdi neden yardım talep ediyor?
Bahsedilen ABD yardımının, istihbarat ve hava desteği olarak, “havadan” gelmesi gerektiği açıktır.  Türk Hava Kuvvetleri, Avrupa’nın en büyüğü olarak gösterilir. 250’den fazla savaş uçağıyla  gereken hava desteğinin kolayca verilebilmesi gerekir. Türk Genelkurmayı 1141 IŞİD hedefinin 1233 güdümlü füzeyle vurulduğunu açıkladı ancak anlaşılıyor ki bu saldırıların düşmanın savaşma kabiliyetine hiçbir etkisi olmamıştır. Ya hava saldırıları çok etkisizdir ya da bu rakkamlar doğru değildir. Türk Hava Kuvvetleri bu tür savaş senaryolarına yabancı değildir. 2009 yılında PKK’yle savaşırken, muharebe doktrinlerini temelden değiştirmiş ve bunun sonucunda 2010-2011 yılında önemli başarılar elde etmiştir. (Uludere’de MİT’in yanlış istihbaratı sonrasında başlayan “barış süreci”nde ise askerlerin eli kolu bağlanmıştır. Erdoğan daha sonradan “süreç” boyunca PKK’nin yeniden toparlandığını ve bütün askeri kazanımları sıfırlayacak yeni stratejiler geliştirdiğini itiraf etti). Rakamların doğru olduğunu kabul edersek, bu kadar etkisiz kalmasının kaynağı nedir? Deneyimli planlamacıların, pilotların ve istihbarat subaylarının büyük bir çoğunluğunun hapiste olması olabilir mi? Hapiste olmayanlar bile, tıpkı Diyarbakır’da sabah karakola gidip imza veren ve sonrada aynı gün savaşmaya giden pilotlar gibi, büyük bir baskı altındadırlar. Her gün arkadaşlarının gözaltına alındığını gören ve sıranın ne zaman kendisine geleceğini düşünen deneyimli personelin morali sıfırdır.

Zafere duyulan açlık

Erdoğan, Esad’ı devirmek ve Şam’da, “Emevi Camii’nde namaz kılmak” hedefini gizleme gereği duymamıştır. Suriye’ye müdahale fikrine direnen askeri elitten kurtulduktan sonra, Türk Silahlı Kuvvetleri ne tanımlanmış bir hedef ne de bir planlama olmadan Suriye’ye girmiştir. İlk gerçek direnişte de “olsa olsa” yöntemi başarısızlığa uğramıştır. El-Bab operasyonunda, politik hırslarla beslenen maceraperestliğin, kifayetsiz bir komuta kademesiyle sakatlanmış askeri gücün tüm arazlarını görebiliriz. “Zafere duyulan açlık” başkanlık referandumu süresince devam edecek mi? Askeri bir zafer ya da yenilgi sonucu belirleyecektir.

Shostakovich - Symphony No. 7 in C major "Leningrad" Op. 60





Konser, orkestra şefi Karl Eliasberg’in önceden kaydedilmiş bir anonsuyla başladı:
"Yoldaşlar! Şehrimizin kültürel tarihinde yer alacak büyük bir olay gerçekleşmek üzeredir. Birkaç dakika içinde, harikulade vatandaşımız Dmitri Şostakoviç’in ‘Yedinci Senfoni’sini duyacaksınız. Kendisi bu müthiş besteyi düşman Leningrad’a delicesine saldırdığı esnada yapmıştır… Faşist domuzların bütün Avrupa’yı bombaladığı ve Avrupa’nın da Leningrad’ın sonunun geldiğini düşündüğü esnada. Ama bu performans ruhumuzun, cesaretimizin ve savaşa hazır olduğumuzun şahididir. Dinleyiniz, yoldaşlar!"



Bir kenti hayata döndüren müzik: Leningrad Senfonisi




DUNNİNG KRUGER SENDROMU NEDİR?

“Yetkin olmayan insanlar becerilerine aşırı değer biçme eğilimindedirler. Yetkin olmayan insanlar diğer insanlardaki gerçek beceriyi fark edememektedirler. Yetkin olmayan insanlar kendilerindeki yetersizliğin boyutunu görememektedirler. Eğer bu yetkin olmayan insanlar becerilerini geliştirmek üzere eğitilirlerse, geçmişteki eksikliklerini fark edip kabul etmektedirler. Sonuç olarak insanlar, bir konu hakkında ne kadar az biliyorsa, o konu hakkındaki az olan bilgisi aslında ne kadar az bilgi sahibi olduğunu fark etmesini engellediği gibi, sanki konuyla ilgili her şeyi biliyormuşçasına bir özgüven kazandırmaktadır.”
alışveriş (35) bilim (73) Ekonomi (117) fotoğraf (84) kitap (54) mimarlık (482) müzik (3) parfüm (2) politika (188) sanat (32) sinema (9) tarih (345) tasarım (99) toplum (292)